Sevdiği Yazılar
“Kalbinizi düşürmüşsünüz, beyefendi, kalbinizi!”

Unutkandır insan. En çok da kendini unutur. İnsan yanını yitirir. Sık sık kalbini düşürür göğsünden. Vicdanına temas etmeden geçirir bir ömrü. Gönlünün gönlünü etmeden getirir yarını. Şehrin gürültüsünde, telaşların yangınında, görsel kandırmaların kuytusunda, yüzüne serince değen, senden hiç yüz çevirmeyen, boş söz ve yalan söylemeyen, unuttuğun yanlarını hatırlayan, düşürdüğün kalbini yakana yeniden takan, çiçek kokulu bir pencere önünde bekleyen, yağmur sonraları ikindilerde sıcacık tebessümeyle koyup gelen bir dost içtenliğini…
…kim istemez?
Ateşli politik cepheleşmelerde, ezici küresel gündemlerde unuttuğumuz nedir? Gündelik telaşlarda, taraflılıklara indirgenen bakışlarda yitirdiğimiz kimdir? En acımasız siyasal rakiplerin birlikte ağladığı bir görüntü yok mudur ülkemizde? İri puntolu manşetlerin, kalın harfli köşe yazılarının kalıplarını kırıp da, savunmasız ve çıplak yanlarımıza aniden dokunuveren bir, bizi kol kola getiren, herkesi birlikte kucaklayan, kucaklatan bir ortak sevincimiz yok mudur? Yeryüzünün kavgalara boğulmuş, tarafgirliklere parsellenmiş acılı yüzünde, hele de bu ülkenin coğrafyasında, o kadar çok ortak sızımız var ki, ortak hazzımız var ki? Niye kavga ediyoruz? Neyi bölüşemiyoruz?
Siyasal etiketleri bir düşürsek yakamızdan. Sayısal etkilenmeleri bir kenara koyuversek… Ortak değerlerimize eğileceğiz hüzünle.. Ortak kaygılarımızın başında kucaklaşacağız umutla. İnsanın olduğu her yerde, insan özünün unutulmadığı her zeminde bir huzur umudu vardır, sevinçlerin gök mavisi saklıdır.
Senai DEMİRCİ
Biz “ateşkes”meyeceğiz!
Adı İmtisal. Yaşı henüz 10 bile değil. Yirmi gün boyunca sokaklarda sabahladı. Karanlığın soğuk koynuna sarıldı. Sadece gecenin değil, gecenin gömleğini yırtarak savrulan alevlere direndi. Kalbi kaç kez kaç gürültüyle delindi, delindi, delindi. Sonunda evine döndü. Sokağının başında şöyle bir durdu. “Ateşkes” sonrasıydı. Yokluklar içindeki sokaklarında yine de yankılanan çocuk seslerini duymak istedi. Ama ne sokak yerindeydi, ne de evleri onu bekliyordu. Evlerinin enkazında ilk bulduğu yırtık bir gömlekti. Annesini emen küçük kardeşinin gömleği. İlk hıçkırığı yırtık gömleği bir daha deldi. Sonra okul çantaları çıkıverdi. Tozluydular. Belki de kanlı. Dört tane. Onlar da İmtisal’in kardeşleri. Yeni hıçkırıklar geldi. Annesi, babası, amcaları, kardeşleri, hem gözlerinin önünde, hem de kendi evlerinde hiç sebepsiz kurşuna dizilmişti. Şimdi annesizlik, kalbinde bin yangın İmtisal’in. Şimdi babasızlık bin köz gibi büyüyor göğsünde. Her kardeşin hasreti bin ateş İmtisal’in gönlünde. Söyleyin ey zalimler, ateşi kesseniz de, ateşi kesilir mi İmtisal’in?
***
Şifa Hastanesi’nde ateşi yükseliyor hastaların. Pek kesilecek gibi değil. Dinleme aletleri sahipsiz. İlaçlar yetersiz. Yanmış hastaların acıları tarifsiz. Yaralıların yüzü bir daha aynaya bakamayacakları kadar parçalanmış. Dr. İhab Medhun, Dr. Muhammed Ebu Hasira’nın odaları boş. Ambulansa ateş açılmış. Doktorlar da öldürülmüş. Ateşkesten sonra fark edildi bıraktıkları boşluk. Tek taraflı “ateşkes”miş zalimler ama hastaların ateşi kesilmiyor. Ateş kesildi ama Dr. İhab, Dr. Muhammed’in kızlarının yetim kalplerinde ateş hiç kesilmiyor. Yetimlerin ve öksüzlerin hepsi yanıyor, kanıyor, ağlıyor. Ah’larının yalazına yürek dayanmıyor.
***
“Bu dünyada yaşıyor muyum bilmiyorum” diyor Delal Ebu Ayşe. On üç yaşındaki bir çocuğun ağzından duymaya alışık olmadığımız kadar yakıcı bu cümle. Ailesinden kimse kalmamış. “Babacığım..” deyip de sarılacağı biri beklemiyor Delal’i. Çaldığı hiçbir kapının ardında bir anne sıcağı olmayacak. Kardeşi, henüz dört yaşındaydı ama yanmayı öğrendi. “Annem dört yaşındaki kardeşimi kucağında taşırken tamamen yanarak hayatını kaybetmiş.” diyor. Zar zor ayakta duruyor. Konuşması derin hıçkırıklarla kesiliyor. Ailesinden geriye kalan tek canlı kedileriymiş. Kedinin gözlerinde aradığı teselliyi bir türlü bulamıyor. Ateşkes günlerinde evinin sıcağını arıyor Delal. Bulamıyor. Ve yaşadığını bilmeyecek kadar sancılar içinde kıvranıyor. Ateş, düştüğü yerde, Delal’in minicik ruhunda yanmayı sürdürüyor. Zalimler tek taraflı ateş kesiyor ama Delal’in her tarafı ateş kesilmiş.
***
“Kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse, kalbiyle buğz etsin. Bu imanın en zayıfıdır.” Böyle diyor Şefkat Peygamberi (asm). Bizim “çok büyük iş” sandığımız elle veya dille engellemeye değil de, özellikle kalbin direnişine vurgu yapıyor. Kalbiyle buğz etmeyi “iman” olarak niteliyor. Zayıf olsa da “iman!”Küçük olsa da “iman!” Cılız da kalsa “iman!”. Bir şey “iman” olarak nitelenmişse, zayıf da olsa önemlidir, az da olsa çoktur. Çünkü başka her işi anlamlı kılan imandır. Varlığın hepsini arkada bırakan bir önceliktir iman. Eşyanın cümlesini aşağıda bırakan bir yükseliştir iman. Bir eylemin arkasında iman yoksa, o eylem anlamını kaybeder, sahteleşir. Eylemi “salih” eyleyen “iman”dır. “İman edenler ve salih amel işleyenler…” “İman”, ameli sahici kılan iksirdir. İmansız eylem, ne kadar büyük olursa olsun küçüktür. Zayıf da olsa o “iman”dan yoksun isek, yani kalbimizdeki buğzu kaybetmişsek, dilimizle yapacağımız itirazı da, elimizle yapacağımız karşı koyuşu da baştan yitirmişizdir. Allah adına olan o buğz, yani zulme nefret, olması gereken yerde değilse, dilimizin ettikleri de, elimizin ettikleri de boşa çıkar. İşte bu yüzden, elimizden ve dilimizden bir şeyin gelmediği durumlarda da, kalbimizden gelen, kimsenin engelleyemeyeceği o direnişi, o özgür ateşi imanımız adına diri tutmamız gerek.
Zalimlere karşı kalbimizdeki buğzumuzu yitirirsek, dilimizle yapacağımız bir şey kalmaz, duayı unuturuz. Sesimiz nefesimiz boşluğa düşer. Diliyle yapacağımızı yitirdiğimizde de, elimizle yapacak bir şeyimiz kalmaz, ellerimiz boşa çıkar. Kalbin direnişini kaybedenler, ellerindekileri imkânı da dillerindekileri fırsatları da kullanamazlar, kullanmazlar.
Kalbimizin direnişi için İmtisallerin, Delallerin, Ömerlerin, İbrahimlerin ve daha nicelerinin kalbini dağlayan o tarifsiz ateşlerin kesilmediğini/kesilmeyeceğini hep hatırlayacağız. Kalbimizde özgürce yakabildiğimiz o direniş ateşini hiç kesmeyeceğiz. Zulmete nefret, zalime buğz ateşi hiç sönmeyecek kalbimizde. İmanın zayıfını da kaybedersek, ne kalır elimizde, ne kalır dilimizde? Hayır, hayır! Hiç ateş kesmeyeceğiz, Hiç!.
Senai DEMİRCİ
Sevaplar biriktirilebilir mi?
Ayağımızı kaydıran tuhaf bir bahanedir. Sanki çok büyüktür sermayemiz. Harcansa bitmeyecek gibidir kazandıklarımız. Ucundan kıyısından tırtıklanmasına razı olur gibiyiz. Ben sizin adınıza itiraf ediyorum. “Nasılsa çokça sevabım var, azıcık eksilse de, kenarından yense de çok şey kaybetmem herhalde…” Böylece birikmiş (mi?)sevaba güvenip günahın avuçlarına bırakırız kendimizi. Sormadığımız soru ise uzaktan dudak büküp seyreder bizi:
“İyi de sevap biriktirilebilir mi? Üste üste konulabilir mi iyilikler?”
Bir şeyi biriktirmemiz için harcadığımızın kazandığımızdan az olması gerekir değil mi? Bir şeyleri üst üste koyabilmek için elimizde kalanın elimizden çıkanlardan çok olması beklenir değil mi?
Bir iyilik edebilmemiz için bedenimiz için yapılan harcamalar, dünyamızın ayakta durması için gerekli masraflar, bizim ürettiğimiz iyilikten çok çok fazladır. Mesela, bir an sadece bir defalık “Elhamdülillah…” diyerek nefesimizle, sesimizle ürettiğimiz şükür için, yıllar öncesinden peygamberler gönderilmiş olması, onların sözünün ve sesinin yüzyıllar içinde milyonlarca güzel insanın akıl almaz çileleriyle bize ulaştırılmış olması gerekmiştir.
Ayrıca, o andaki şükrü üretebilmemiz için bize doğduğumuz (hatta doğumumuzdan da önce) andan itibaren sayısız nimet verilmesi, sevdiklerimizle ve hatıralarımızla o an’a taşınmış olmamız gerekir. O an şükrettiğimiz şeyi tadacak zevk, duygu, dil, damak, dudak, mide, göz, koklama gibi sayısız yeteneklerimizin hazır edilmiş olması gerekir. Hiçbirimiz az önce hiç olduğumuz, biraz sonra da yokluğa düşeceğimizi bildiğimiz bir sürpriz “an”ın içinde lezzetleri tadamayız. Alışıklıktır lezzetleri büyüten. Tanıdıklıktır mutlulukları derinleştiren. Gafletle de olsa hiç bitmeyecek sanmakla mümkün olur sahici bir hazzın dudağına dokunmak. Yaşadığımız her sıradan an sıra dışı hazırlıkların zirvesinde sunulur bize.
Ayrıca, tek bir şükre yetecek nefesimiz verilirken, güneşin tepemizde duruyor, yıldızların üzerimizde bekliyor, dünyanın altımızda dönüyor olması da gerekir… Bize yapılan yatırımlar karşısında üretebildiklerimize bir bakabilseydik, hiç şüphesiz işten atılası bir işçi gibi yerin dibine girmek isterdik. Dil ucuyla olsun ürettiğimiz bir şükür için kâinat bir uçtan bir uca hazır ediliyor ayağımızın altında. Üretim hızımız tüketim hızımıza kıyasla öyle az ki… Hadi bütün zamanlarımızı iyilik üretmeye harcıyoruz diyelim.
Ne kadar kaliteli ürün ortaya çıkardığımız sorgulanmalı değil mi? Ne kadar sahici söyledik “Elhamdülillah”ı meselâ? Anlamına kendimizi ne kadar kattık? Hem sonra, “Elhamdülillah…”diyebilenler arasında olmak da bir nimet değil mi? “Elhamdülillah” diyebilen azlardan olma nimetine, “Êlhamdüilllah”ına karşılık ebedî karşılıklar bekleme ayrıcalığına karşılık yeni “Elhamdülillah”lar demeler borçlandığımız ortadayken, ürettiğimiz şükürleri stokladığımızı söyleyebilir miyiz? Ürettikçe daha çok hamd borçlanmıyor muyuz bize hamd etmeyi öğreten ve hamd edilesi nimetler veren Tedarikçimize?
Üst üste koyabilmek için sevaplarımızı elimizden kalanın elimizden çıkandan fazla olması gerekiyor. Ya iğrenç bir gıybetin yangınında kül etmişsek elimizdekileri? Ya amansız hasetlerin seline kaptırmışsak depoladıklarımızı? Ya ürettiklerimizin hepsi de defolu diye pazara bile sürülmemişse?
Nasıl olur da sevabımıza güveniriz şu halde? Hele de ucundan kıyısından tüketilebilecek kadar garanti sanmakla yeni bir kötülük ürettiğimizi bile bilmeyecek kadar gafilsek, nerede sermayemiz, nerede biriktirdiklerimiz?
Her anın dizi dibinde sevap müflisi bir yoksul gibi, yüzümüz yerde, boynumuz bükük dua etmeliyiz, dua etmeliyiz, dua etmeliyiz. Rabbimizin katında bize saklanmış merhameti ve bağışı, kendi biriktirdiklerimizden daha çok, daha çok, daha çok bilmeliyiz.
Senai DEMİRCİ
Görüşeceğiz.
Dilimi kilitlemiş dünya… Kelimeler anlatmak istediklerimi anlatamasa da, bu aralar
usulca gözlerimle anlatmayı seçiyorum.
Otobüs penceresinden el sallayan bir çocuk , beni tanımasa da gözleri ile haykırıyor…
- Görüşeceğiz …
Uzunca bir yol, elleri ile çekmekte olduğu tekerlekli bir araba, tekerlekli arabada
utanarak giden yaşlı bir baba … Yere bakan gözlerini kaldırıp, gözlerime
fısıldıyor…
-Görüşeceğiz …
Kuşlar mevsimlerini bilip göçe uğrattılar beni, ötüşlerinden anladığım kadarıyla;
-Görüşeceğiz …
Kar kaplayıp sakladığında toprağı, güneş okşayarak erittiğinde karı, bahar
geldiğinde söylediğinde baharı, rüzgar esip kurutup kopardığında yaprağı sessizce
anlattıkları;
-Görüşeceğiz …
Bir anne ve göz kapakları dünyaya kapanmış bir bebek… Annenin elinde gözyaşlarıyla
ıslanmış bir mendil…Toprak atılırken kürek kürek…Annenin gözlerinde ki kelime;
-Görüşeceğiz…
Hiç tanımadığım uzaklardan gelmiş bir grup yolcu , dillerinde bilmediğim dualar,
yüzlerinde tanıdıktı tebessüm…Farklı olsa da kelimeler,anlaştığımız tek yer;
-Görüşeceğiz…
Gece kararttığında odayı, güneş alıp gittiğinde başını… Günümün yarını olacakmış
gibi kurguladığım da zamanı… Uyku çöktüğünde gözlerime, benim için önemli olanı,
ölümün küçüğü uykuyla susturduğumda…Alıp verdiğim her nefes sonrasında;
-Görüşeceğiz…
Aşuk maşuktan geçerken, Mecnun Leyla’sını Mevla’da bitirirken,Yunus ağlarken yane
yane, Mevlana ‘’hamdım,piştim,yandım’’ diyerek dünyadan geçerken, her birinin de
zikrettiği;
-Görüşeceğiz…
Adem Havva’dan ayrılırken, Meryem kelimesi İsa’ya son kez bakarken, Fatıma, Hasan ve
Hüseyin’i gözlerinde okşarken, Yakup gözleriyle Yusuf’u özlerken, içlerinde
sakladıkları;
-Görüşeceğiz…
Adım adım yaklaşırken Kabe’ye, gözlerin yerde…Aniden kaldırıp gözlerini Kabe’ye,
gözlerinde nedenini bilmediğin gözyaşların ile… Kabe’den uzaklaşırken gözlerinden
dökülen vedanın duası;
-Görüşeceğiz…
Şimdi bahar, kabul olmasını istediğimiz duamız var.
Göremediğimiz yüze , duyamadığımız sese, hissedemediğimiz kokuya, anlayamadığımız
dile, şefkate, merhamete, tevazuya, inceliğe ihtiyacımız var.
Gelip geçen insanlığa, ÖRNEK OLAN İNSAN(sav)
Şimdi bahar, kabul olmasını istediğimiz tek dua;
Gözlerimiz gözlerinizi göremese de gönlümüz görüştü sizinle Efendim…
Gönüllerin bir olduğu yerde Görüşmek Duası ile Efendim…
Amin
Mihrican KESKİN
BAŞKALDIRIYORUM
Başımı kaldırıyorum tevazuyu elimden bırakarak…itilmiş kakılmışlığın çirkin salyalarını üzerimden atamıyorum bir türlü… horlanmanın ve hakir görülmenin getirisi uyuyan isyanlarımı uyandırıyorum…. gerilmiş ve titretmeye ramak kalmış fay hatlarımı tetikliyorum… hasılı asırlardır bakmaya haya ettiğim gökyüzüne isyankar bakıyorum bugün….
Başımı kaldırıyorum göğe doğru….Tevazuyu dinimin güzelliğinden öğrenmiştim.. şaşaalı dünyanın parıltılı havasını görmezden gelecek tevazuya, işte buraya kadar diyecek kadar başımı bakdırıyorum…Başkaldırıyorum yani…. yeter artık deyip isyanları oynuyorum…isyanımın ismini de yine tevazuyu elden bırakarak koyuyorum… İsyanımın adını yamalı boca koyuyorum…hani köstebek yuvasına dönen ve her sıkıştıklarında insan ve toplum gerçeğini tahkir eden zihniyetin yeni ürünü olan yamalı boca…hani özgür iradenin pırpırlı cüppesindeki pul kadar değeri olmayan bizlerin ve bizler olan onbeş milyon beşyüz on bin insanın yaşantısına reva görülen yamalı boca…hani her güzellikten sonra zehirli salyalarla kirlettikleri düzenimize reva görülerek yaşantımızın başbelası yamalı boça…
Başımı kaldırıyorum tevazuyu ve tedbiri elden bırakarak… Vakur ve dik durmanın karşıtı başkaldırıyorumu içimde büyütüyorum yıllardır… ama kartopu misali yuvarlandıkça büyütüyorum içimde…. isyanlarımla besliyorum onu… hayallerimle suluyorum…istikbalimle besliyorum ve patlatmaya bekletiyorum… gün ve söz burada biter dediğim bir naktada patlıyorum…veya patlamaya hazır bir bomba oluveriyorum….freni boşalmış hayasızların hayasız yüzlerine bir tokat oluyorum…. çünkü başkaldırıyorum… hertürlü çarpık sümüklü sistemin salyalı gidişatına….yıllarca beklediğim kurtarıcı kavvariyi gülleriyle, mutluluğuyla, etrafa saçtığı ışığıyla önüme eğilen başımın hemen yanında hissediyorum bir ara… zehir tacirlerine, salyalı çarpık sistemin gidişatına dur diyecek kurtarıcı elin Musa’nın asası misali yer yer güller bitiyor gönül bahçemde hatta komşumun bahçesinde…. Musa’nın asası olur da Firavn’u olmazmı diyor Abdurrahman gibi mübarek isimdeki büyük şeytan….Allah’ın Rahmeti ismiyle Allah’a asi, dessisane plancı ve ininde aslan takipçisi firavn…. Ortaya döktüğü şeytani planlarla yamalı boçaya hizmeti büyüklerinden miras….
Başımı kaldırıyorum artık tevazuyu tamamen unutarak…. havaya bakıyorum aklım bir karış havada…serseri mayının hedefini bulacak ana kadar havada kalıyor başım… zira artık bu baş eğilmeyi bu vücut üzerinde taşımayı kaldıramıyor…Firavn’un camura gömülüp ait olduğu yere gitmesiyle son bulacak bir başkaldırıştır…İtilmeye, kakılmaya, inkar edilmeye, horlanmaya, sınıflandırılmaya, yamamaya, zillete, tahkire, yok edilmeye, yamalı boça olmaya hasılı bu zorbaların zorbalıklarına başkaldırıyorum başamı kaldırarak….İzzetimin, şerefimin, namusumun, geleceğimin etrafındaki desisane planlar yok olmadıkça devam ediyor başkaldırışlarım….
Ardaburak
OLMAYAN GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN
Hiç baba olmamışların da bir günü olmalı; senede değilse bile, ömürlerinde bir günü.
Hiç anne olmamışların, hiç sevgili olmamışların, hiç çocuk olmadan büyümüşlerin de bir günü olmalı hayatlarında.
Öyle hatırlatır gibi değil, imalardan, yanlış anlamalardan, başa kakmalardan uzak bir gün Bir tür özlem giderme, bir tür şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler şeklinde
Etrafı bayram ederken bayram edemeyenlerin, bayram nedir tatmamış olanların da bayramı olmalı. Bir gün değilse bile, ömürde bir saat Kolonya dökmeli, yorgun ellerine. Şeker tutmalı, ağız tadıyla yiyecekleri. Sohbet etmeli havadan ve sudan. Hatrını sormalı içten ve iyi değilim cevabına dair bir şeyler yapmayı baştan kabullenerek.
Hiç başı okşanmamışların, hiç güzel söz duymamış olanların, bir tane kır çiçeği bile olsa hediye alınmamışların da bir günü olmalı; en azından bir günü.
Başlarını okşamak, güzel sözler etmek, çiçekler vermek; belki umuda, duaya, tevekküle dair sözler etmek ve nihayetinde görevini yapmış olmanın rahatlığıyla değil, gözü arkada kalarak ayrılmak
Belki sadece selam verip, sokakta ayaküstü hayattan, sıradan konulardan, incir çekirdeğini doldurmayacağı sanılan mevzulardan konuşurken, araya bir parça umut, bir parça inanç, bir parça teselli bırakmak.
Hiç sevilmemişlerin, hiç özlenmemişlerin, hiç aranıp sorulmamışların, hiç uğruna gözyaşı dökülmemiş, telefon numarası kaydedilmemiş, evinin adresi hafızaya nakşedilmemişlerin de; seveni, özleyeni, arayıp soranı, gözyaşı dökeni, telefon ve adres defteri olma günleri olmalı.
O gün, hiçbir tv kanalında, hiçbir radyo istasyonunda, hiçbir gazete köşesinde, hiçbir bilboardda, hiçbir reklam kuşağında işlenmese de; biz bilmeli ve yaşamalıyız.
Eğer o gün bugünse ve siz de onlardan biriyseniz; Olmayan Gününüz Kutlu Olsun.
Ardaburak
YORGUN DÜŞLER
Düşün ki, sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan, çocukluğuna ait düşlerden çok uzaklarda bir yerdesin. Her güneş doğuşunda yeni bir güne başlarsın biraz olsun unutursun uzaklığını..Sonra akşam olur.. Yorgun ve yıkık sokak lambalarının altından geçerek yalnızlığının ikametine gidersin..
Dört duvar kapanır üzerine..Konuşursun,anlatırsın , anlattıkça ağlarsın kendine..bağırırsın ama öyle sessizdir ki çığlıkların yitip gider yankıların duvarlarda..ne seni soran olur ne sesini duyan.. Naralar atar ve eyyy diye bağrırsın..sonrasında “heyyyyy kimse yok mu?” diye bağırışların sürer.. yoktur kimse..
En çok olmasını istediğinde senden çok uzaktadır ve belki başka bir sevdaya yelken açmıştır..Kıvrılırsın ve yüreğinin içinde büzülürsün.. kıvranırsın.. kanarsın.. Geldiğin yerler gelip çakılır usuna.. Düşünürsün hep yaptığın gibi ama bu sefer düşündükçe üzülürsün.. Her üzüntünde ise yine düşünürsün..
Acılar ki, zemheri kadar karlı, uzak bir yol gibi uzun.
Kimseler görmesin diye gözlerinde sel sel taşan yalnızlığı, kimseler duymasın yüreğinin çığlıkların ışık sızmayan bir bodrumun karanlığına gömersin sesini.
Ey der susarsın, hey der susarsın, ah der susarsın..Off çığlıkların yankılanır susarsın.
Unutur yollar seni, unutur güvercinin…
Bir dost ararsın, elini uzatırsın elin havada kalır…bir elini tutan diğer elindir..Sıcak bir tenin yoksulluğunda gözlerin tavanda, sözlerin ise ağzında çaresiz kalır… uzun ince bir ah gibi, bir sızı gelip saplanır kalbinin tam orta yerine..Kendine en acımasız hançerleri batırır batırır çıkarırsın.. ne kadar sevgi varsa kanar içinde işte o zaman, ne kadar özlem varsa yanar… Oturup ağlamak istersin şöyle doya doya ama akmaz bir damla yaş gözlerinden… Yüreğin ağlamayı bırakmak istemez ve gözpınarların kurur..
Gözyaşların gözlerine ait değildir..yüreğinin ağladığını hissedersin, yüreğin ağladıkça içine gömdüklerin de ağlar.. Ömrünce hep kırılırsın, kanarsın..durduramazsın kanamayı..
Kırgın, kızgın, yorgun, bir o kadar da yaralısın, bilirsin…
Hayat..Hayatım dersin..anlatamazsın derdini kimselere, hep içine atarsın. Acıların dehşetli dalgalarında yolunu yitirmiş bir gemi gibi kalakalırsın tanımadığın denizlerin ortasında..şaşkın, bitkin, bir o kadar da yorgun ve çaresiz… Oysa daha dün maviokyanusun üzerinde gezen martıların sessizliğinde huzur bulmuştum dersin..
Unutursun içindeki ışıkların renklerini.. Beyaz dedikçe bütün renkler siyaha çalmıştır.. Dalgın dalgın bakarsın sulara, umut yaralı bir kuş olmuş, uçmuş elinden.. Ayrılık sözleri su olup sızı sızı akar dilinde, içindeki bütün pınarlar kanamaya başlamıştır…
Kar yangını bir gecedir zaman artık kahrolası ıssız sokaklarda…
Akşam şehre her gelişinde, hüzünle gelir..
Alışmışsındır ama akşamlar acılarını alıp gitmez ve kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi sığınacak bir dal ararsın.. Sessizce solarsın bir hazan yaprağı gibi. Önünden çocukluğun geçer.. Sonra ilk gençliğin.. Gömülürsün karanlığın en derin dehlizlerine.. Hüzün kokar rıhtımlar, yalnızlık dalga dalga vurur koynuna..Yalnızlığın ölüm kokar..
Daralırsın, çıkıp bir dağ başına haykırmak geçer içindeki ateşi yankılı kayalara..koşarsın doruklara..ayakların kırık, dikenler acımasız, yüreğin kan revan..hüznün yırtık gömlek gibi durur sırtında, kırılgan bakışlarından hüzün sızar aynalara her gece..
ne kimselere anlatacak bir öykün var mutlulukla başlayan, ne de bir sevinç gözlerinde bahar yeşili umutlar taşıyan.
Suların ötesinde bir çiçek büker boynunu her akşam. Mutsuz, avuntusuz ve suskun.. Adsız bir çiçek..
Haykırır, susarsın..Sustukça yürürsün yüreğinin yollarına sererek hıçkırıklarını..yağmur gibi tomurcuklara yağar gözyaşların. İçindeki kör karanlık patikalarda yolunu bulmaya çalışırsın ama nafile, kaderindeki hoyrat rüzgârlar bir yandan bir yana savurur incinen ince ruhundaki incinmişlikleri…
“Ey gecelerinde kahrolduğum hayat..sokaklarında sırılsıklam ıslandığım şehir.. Artık sığmıyorum sana” dersin..gökyüzünde katar katar turnalar göçüp gider sılana, turnalar gider sen kalırsın.
Uyku tutmaz geceleri, yitik düşlerinin gölgesine sığınırsın, gölgeler gider sen kalırsın.
Bilirsin ki, göçmen kuşlar uçamaz kanatları kırıksa…
Hasretin ince bir yol gibi uzanır yangınlarına..ardına saklanacak bir gölgen bile kalmaz..sevinçler dağıtırken acılar toplayan bir çardak kuşusun şimdi..ezilmiş gelinciklerin çığlığında gizlersin gözyaşının sesini..kırların ürperişi gibi dökülür dudağında sözcükler..hıçkırıklar boğazına tıkanıp kalır her defasında, her defasında dudağında binlerce şiir kanar..binlerce şiir yanar içinde her defasında…
Yalnızlığın acısını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde.. ne şarkıların, ne de şiirlerin bir tadı kalır dilinde. Nefesin bir ateştir artık..çöle döner yüreğin. bir yanın Leyla, kıyılarının bir yanı Mecnun…
.jpg)
.jpg)

